“Mahalle Caminin ☀️ Sabah Işığı”

“Mahalle Caminin ☀️ Sabah Işığı”

“Mahalle Caminde ☀️ Sabahın İlk Işıkları ”

Kuşlar 🦢 benden erken uyanmıştı yine. Oysa ben sabah namazına kalkmayı “bir kahramanlık sahnesi” gibi hayal ederdim. O sabah da, battaniyeyi üzerimden atarken içimden bir ses “Biraz daha yat, Allah affeder” diyordu; ama sonra dedem’in sesi yankılandı kulağımda:

“Oğlum, Allah sabah uykusuna değil, sabah gayretine rahmet eder.”

Ben Soğuk suyla abdest alırken içimdeki tembellik buz gibi eridi gitti. Mahalle camisinin yolu taş döşemeliydi, ayaklarımın altından çıkan o taş sesi – sanki her adımımı kayda alıyordu gökyüzü. Hava serin, hafif nane kokulu; çünkü köşedeki bakkal sabahın köründe çay kazanını kaynatmış, nane demlemişti.

Kapıdan girerken imamın hafif öksürüğü geldi kulağıma. O ses, “hadi bakalım, gençler geldi” diyen bir tebessüm gibiydi. Safa geçerken, dizlerimi yere koyduğum an taşın soğukluğu içimden geçti. O an, sanki bütün dünya bir saniyeliğine sustu.

Namaz bittiğinde imam dönüp “Gençleri görmek güzel” dedi. O an yüzüm kızardı. Belki utanmaktan, belki gururdan… ama o sıcaklık içimi sardı.

Camiden çıkınca, arkadaşım Faruk beni görünce kahkahayı bastı:

“Oğlum sen bu saatte ayaktaysan kesin annen zorla kaldırmıştır.”

“Yok be,” dedim, “bu sefer kendi isteğimle geldim.”

O an söylediklerime ben bile inanmadım ama söyledim işte. Çünkü bazı güzel alışkanlıklar önce yalanla başlar, sonra gerçeğe dönüşür.

Faruk’la eve dönerken annemin penceredeki sesi geldi:

“Namaza mı gittiniz yoksa fırına mı?”

“İkisine de!” dedim, çünkü dönüşte ekmek almayı unutmamıştım.

Annem gülümsedi. Babam ise masadan başını kaldırmadan “Aferin” dedi – o “aferin”in içinde bir sürü dua gizliydi, bilirim.

O gün akşama kadar enerjim hiç bitmedi. Derse çalışırken bile camideki o sabah sessizliğini düşündüm. Yüzümdeki kızarma duygusu – çocukça bir utanma değil, bir farkındalık gibi kalmıştı. Gün boyunca kimseye işimi yaptırmadım, hatta kardeşimin ödevine bile yardım ettim. “İşini başkasına yaptırma” sözü, birden sadece nasihat değil, bir yaşam tarzı gibi geldi.

O akşam mahalledeki yaşlı amcaların yanına oturdum. Onlardan biri, bastonunu yere vurup “Bizim gençliğimizde yüzü kızaran adam kalmamıştı, şimdi de kalbini ısıtan gençler azaldı” dedi.

Sessizce dinledim. Çünkü bazen konuşmak değil, dinlemek büyütür insanı.

Yıllar sonra o caminin önünden geçtiğimde, hâlâ o taşların altında sabah adımlarımı duyarım. Annemin penceredeki sesi, Faruk’un kahkahası, imamın “Gençleri görmek güzel” deyişi – hepsi hâlâ kulağımda.

Belki gençliği güzelleştiren şey, süslü elbiseler, filtreli fotoğraflar değildir.

Belki sadece, sabahın serinliğinde kendi nefsine “Haydi kalk” diyebilmektir.

Ve o an anlarsın:

Allah hep oradaydı. Sen sadece yeniden duymayı öğrendin.